23 10 2010

alacakaranlık oku

                                                                                    ilk bakış

Annem beni pencereleri açık arabayla havaalanına götürdü.Phoenix’te hava otuz sekiz dereceydi; gökyüzü masmavi ve bulutsuzdu.Ayrılırken annemi memnun etmek istediğim için,en sevdiğim bluzumu giymiştim.Kolsuz,dantelli beyaz bluzumu.Kalın çeketim elimdeydi.
Washington eyaletinin kuzey batısında bulunan Olympic Yarımadası’nda, gökyüzü hemen her zaman bulutlu olan Forks adında küçük bir kasaba vardır.Bu sıradan kasabaya,Amerika Birleşik Devletleri’nin diğer eyaletlerinden çok daha fazla yağmur yağar.Ben henüz birkaç aylıkken,annem benide almış bu karanlık,kasvetli kasabadan kaçmış.On dört yaşıma gelene kadar,her yaz bir ayımı bu kasabada geçirmek zorunda kaldım.On dört yaşımdayken isyan etmeyi akıl ettim.Geçen üç yıl içinde,yazları babam Charlie’yle Kaliforniya’da ikişer hafta tatil yaptık.
Şimdi kendimi Forks’a sürgün ediyordum.Büyük bir korkuyla yapıyordum bunu.Forks’tan nefret ediyordum.
Phoenix’i seviyordum.Güneşi ve kavurucu sıcaklığı seviyordum.O canlı,kocaman şehri seviyordum.
‘’Bella’’ dedi annem bana uçağa binmeden önce belki bininci kez. ‘’bunu yapmak zorunda değilsin.’’
Annem bana çok benzer;kısa saçlarını ve yüzündeki kırışıklarını saymazsak tabii.Onun iri,çocuksu gözlerine bakın paniğe kapıldım.Sevgi dolu,dengesiz,kuş beyinli annemi nasıl yalnız bırakırdım?O,kendi başını çaresine bakamazdı ki. Gerçi yanında şimdi Phil vardı.Büyük olasılıkla faturaları ödenecek,buzdolabında yiyecek,arabasında benzin,kaybolduğunda arayabileceği biri olacaktı.Ama yinede…
‘’Gitmek istiyorum,diye yalan söyledim.Yalan söylemeyi hiç beceremezdim,ama son zamanlarda bu yalanı çok sık söylediğim için,sesim ikna edici çıkıyor.
‘’Charlie’ye selam söyle.’’
‘’söylerim.’’
‘’Yakında görüşürüz,’’ diye ısrar etti.’’ İstediğin zaman eve dönebilirsin.Bana ihtiyaç duyarsan hemen yanına gelirim.’’
Ama bu sözün arkasındaki fedakarlığı gözlerinde okuyabiliyordum.
‘’Benim için endişelenme,’’ dedim.’’Herşey çok güzel olacak.Seni seviyorum anne.’’
Bir süre bana sıkıca sarıldı ve ardından uçağa bindim,annem gitmişti.
Phoenix'ten Seattle'a dört saatlik bir uçuş,küçük bir uçakla Port Angeles'e bir saatlik bir uçuş daha ve oradan daForks'a bir saatlik araba yolculuğu.Uçmak beni rahatsız etmiyordu;beni asıl rahatsız eden Charlie'yle arabada geçecek o bir saatlik yolculuktu.
Charlie bütün bu olan biten hakkında oldukça duyarlı davranmıştı.Onunla sürekli olarak yaşayacağım için memnundu.Beni çoktan liseye kaydetmiş ve bir araba almama da yardım edeceğini söylemişti.
Ama işler Charlie'yle şüphesiz biraz tuhaf olacaktı.İkimiz de laf kalabalığı yapan insanlar değildik,ama buna rağmen ne söyleyeceğimizi de bilemezdik.Bu kararım karşısında tıpkı annem gibi fazlasıyla şaşırdığını biliyordum,Forks'tan hoşlanmadığım bir sır değildi.
Port Angeles'e indiğimde yağmur yağıyordu.Bunu bir kehanet olarak görmedim-yağmur engellenemezdi.Güneşe çoktan veda etmiştim.
Charlie beni polis arabasıyla bekliyordu.Kendimi buna da hazırlamıştım.Charlie,Forks'un iyi insanlarının polis şefiydi.Bütçemin çok az olmasına rağmen yeni bir araba almak istememdeki en büyük etken kasabaya üzerinde mavi kırmızı ışıkları olan bir araba içinde getirilmek istemememdi.Hiçbir şey trafiği bir polisin yavaşlatağı kadar yavaşlatamazdı.
Uçaktan sendeleyerek indiğimde Charlie bana tek koluyla garip bir şekilde sarıldı.
'' Seni görmek güzel Bells,''dedi,beni yakalayıp durdurduğunda gülüyordu.''Pek değişmemişsin.Renée nasıl?''
''Annem iyi.Seni görmek de güzel,Baba.''Yüzüne karşı Charlie demeye iznim yoktu.
Sadece birkaç çantam vardı.Arizona kıyafetlerimin çoğu Washington için fazla inceydi.Annemle ben,kış gardırobumu tamamlamak için kaynaklarımızı birleştirmiştik ama yine de bu yetersiz kalmıştı.Eşyalarımın hepsi arabanın bagajına kolaylıkla sığdı.
''Senin için iyi bir araba buldum,hem de ucuz.''dedi emniyet kemerimizi takarken.
''Ne tür bir araba?''İyi bir araba'demek yerine'senin için iyi bir araba'demesinden şüphelenmiştim.
''Aslında bu bir kamyonet,bir Chevy.''
''Nereden buldun?''
''La Push'taki Billy Black'i hatırlıyor musun?''La Push sahili de,Kızılderililer için ayrılmış küçük bir toprak parçasıydı.
''Hayır.''
''Hani yazın bizimle balık tutmaya gelirdi,''dedi hemen Charlie.
İşte bu onu neden hatırlamadığımı açıklıyordu.Hafızamdan,bana acı veren,gereksiz şeyleri çıkarabilme yetisine sahiptim.
''O şimdi tekerlekli sandalyede.''Cevap vermediğim için Charlie devam etti.''Bu yüzden artık araba kullanamıyor ve kamyonetini bana ucuza satmayı teklif etti.''
''Kaç model?''Yüz ifadesinin değişmesinden,bunu sormamamı umduğunu anlamıştım.
''Billy motor üzerinde oldukça fazla çalıştı-sadece birkaç yaşında,gerçekten.''
Beni bu kadar kolay vazgeçecek kadar küçük görmediğini umuyordum.''Onu ne zaman almış?''
''Onu 1984'te aldı,sanırım.''
''Peki aldığında yeni miymiş?''
''Hayır.Altmışların başlarında-ya da ellilerin sonlarında yeniymiş.''diye ititraf etti safça.
''Oh-baba,ben arabalar hakkında hiçbir şey bilmem.Bir terslik olursa tamir edemem ya da tamirci masraflarını karşılayamam...''
''Bella,bu şey gerçekten çok iyi çalışıyor.Bunları artık eskisi gibi üretmiyorlar.''
Bu şey,diye düşündüm kendi kendime...en azından takma isim olarak seçenekleri var.
''Ucuz derken,ne kadar ucuz?''Ne de olsa benim karşılayamayacağım bir bölümdü bu.
''Tatlım,aslında ben onu senin için aldım gibi.Eve hoşgeldin hediyesi olarak.''Charlie ümit dolu bir yüz ifadesiyle,göz ucuyla bana baktı.
Vayy.Bedava.
''Bunu yapmana gerek yoktu baba.Ben zaten kendime bi araba alacaktım.''
''Önemli değil.Senin burada mutlu olmanı istiyorum.''Bunu söylediğinde yola bakıyordu.Charlie duygularını açığa vurmak konusunda pek de rahat değildi.Bu konuda ben de ona çekmişim.Bu yüzden ben de ona cevap veririken yoka bakıyordum.
''Gerçekten çok güzel baba.Teşekkür ederim.Bunu yapman gerçekten çok hoş.''Benim Forks'ta mutlu olmamın imkansızlığına bahsetmeme hiç gerek yoktu.Ama Charlie'nin benimle birlikte acı çekmesine de gerek yoktu.Yine de bedava bir kamyonet beklemiyordum.
''Bir şey değil,''dedi lafı ağzında geveleyerek,ona teşekkür ettiğim için mahçup olmuştu.
Yağmurlu hava üzerine birkaç yorum daha paylaştık,bir konuşma için bu yeter de artardı.Sessizce camdan bakmaya başladık.
Tabii ki çok güzeldi,bunu inkar edemezdim.Her yer yemyeşildi:gövdeleri yosunla kaplanmış,dalları örtü gibi sarkmış ağaçlar,çimenle kaplı yerler.Hava bile yaprakların arasından yeşil bir şekilde süzülüyordu.
Her yer fazla yeşildi-burası yabancı bir gezegendi.
Sonunda Charlie'nin evine gelebildik.Hala evliliklerinin ilk zamanlarında annemle almış oldukları iki odalı,küçük evde yaşıyordu.Bu günler evliliklerinin tek günleriydi-ilk günleri.Hiç değişmemiş olan evin önündeki caddede yeni-yani bana göre yeni olan-kamyonetim duruyordu.Soluk kırmızı bir renkteydi,büyük yuvarlak çamurlukları ve şişkin bir sürücü bölümü vardı.Onu şaşılacak derecede çok sevmiştim.Çalışıp çalışmayacağını bilmiyordum ama kendimi onun içinde görebiliyordum.Hiç zarar görmeyen demirden yapılmış,genelde kaza mahallinde gördüğünüz,boyası hiç çizilmemiş ve yok ettiği arabaların parçalarıyla kuşatılmış kamyonet türündendi.
''Baba,buna bayıldım!Teşekkürler!''Yarınki korkunç günüm bundan daha korkunç olmayacaktı.Okula yağmur altında iki mil yürümekle polis arabasında götürülmeyi kabul etmek arasında bir seçim yapma zorunda kalmayacaktım.
''Beğendiğine sevindim,''dedi.Charlie huysuz bir şekilde,tekrar mahçup olmuştu.
Bütün eşyalarımı bir kerede yukarıya taşıyabildim.Ön bahçeye bakan,batı kanadındaki odaya yerleştim.Oda tanıdıktı;doğduğumdan beri burası bana aitti.Ahşap zemin,açık mavi duvarlar,sivri tavan,camın çevresindeki sarı dantel perdeler-bunların hepsi çocukluğumun bir parçasıydı.Charlie'nin yaptığı tek değişiklik,.ocuk karyolası yerine bir yatak koymak ve bir çalışma masası eklemek olmuştu.Çalışma masasında,modem için en yakın telefon prize takılmış bir telefon hattı olan ikinci el bir bilgisayar vardı.Bu annemin koşuluydu,böylelikle kolayca iletişim kurabilecektik.Bebeklik günlerimden kalma sallanan koltuk da hala köşede duruyordu.
Merdivenlerin başında Charlie'yle paylaşmam gereken küçük bir banyo vardı.Bu gerçeğe çok da aldırış etmemeye çalışıyordum.
Charlie'nin en güzel özelliklerinden biri de ortalıkta fazla dolaşmamasıydı.Eşyalarımı açıp yerleşmem için beni yalnız bıraktı,bu,annemin yapması mümkün olmayan bir hareketti.Yalnız olmak güzeldi,güümsemek ya da memnun görünmek zorunda kalmıyordum;pencereden perde gibi inen yağmura bakıp birkaç damla gözyaşımın gitmesine izin verdim.Gerçek bir ağlama krizine girecek havada değildim.Bunuiuykuya dalmadan önce,ertesi günü düşüneceğim zamana saklıyordum.
Forks Lisesi'nin toplamda sadece üç yüz elli yedi-artık elli sekiz-öğrencisi vardı;eski okulumda sadece lise ikinci sınıfta yedi yüz öğrenci vardı.Buradaki bütün çocuklar birlikte büyümüşlerdi-büyükanneleri ve büyükbabaları da beraber büyümüştü.Ben büyük şehirden gelen yeni kızdım,merak konusu,bir ucube.
Eğer Phoenix'ten gelen bir kız gibi görünseydim,bunu bir avantaja çevirirdim.Ama görünüş olarak hiçbir yere uymuyordum.Yanık tenli,sportif,sarışın-belki bir voleybol oyuncusu ya da ponpon kız-güneş vadisinde yaşamakla bağlantılı bir şeylere sahip olmalıydım.
Sürekli güneş olamsına rağmen,ben mavi göz ya da kızıl saç ayrıcalığım olmadan,fildişi tenli bir kızdım.Her zaman ince uzun ama dayanıksız olmuştum,bir atlet olmadığım kesindi;kendimi küçük düşürmeden,el göz organizasyonumu sağlayıp spor yapamıyordum,hem kendime hem de fazla yakın duran herkese zarar veriyordum.
Kıyafetlerimi eski çam şifonyere yerleştirmeyi bitirdiğimde,içinde banyo malzemelerinin bulunduğu çantamı alıp yolculukla geçen günün ardından temizlenmek üzere ortaklaşa kullandığımız banyoya gittim.Birbirne karışmış nemli saçımı fırçalarken aynada yüzüme baktım.Belki ışıktan kaynaklanıyordu,ama şimdiden betim benzim atmıştı ve sağlıksız görünüyordum.Cildim güzel olabilirdi,çok berraktı,neredeyse yarısaydam görünüyordu ama bu tamamen rengimle ilgiliydi.Yüzümde hiç renk yoktu.
Aynada solgun yüzüme baktığımda kendi kendime yalan söylediğimi itiraf etmek zorunda kaldım.buraya uyum sağlayamayacak olmam sadece fiziksel anlamda değildi.Üç bin kişilik okulda kendime bir yer bulamadıysam buradaki şansım neydi?
Kendi yaşımdaki insanlarla iyi geçinemiyordum.Belki de gerçek şu ki,insanlarla iyi geçinemiyordum.Dünyada herkesten yakın olduğum annem bile hiçbir zaman benimle bir uyum içinde,aynı fikirde olamazdı.Bazen dünyadaki insanların gördükleriyle aynı şeyi görüp görmediğimi merak ediyordum.Belki de bende bir sorun varı.
Ama nedeninin bir önemi yoktu.Önemli olan sonuçtu.Ve yarın sadece bir başlangıç;olacaktı.
O gece ağladıktan sonra bile iyi uyuyamadım.Sağanak yağmurun sesi ve çatıdaki rüzgarın uğultusu bütün gece aralıksız sürdü.Rengi solmuş eski battaniyeyi kafama çektim,daha sonra ona yastığımı da ekledim.Uyuduğumda saatler çoktan geceyarısını geçmiş,yağmur hızını kaybedip çisentiye dönüşmüştü.
Sabahleyin pencereden görebildiğim tek şey kalın bir sis tabakasıydı,üzerime tırmanan klostrofobiyi hissedebiliyordum.Burada gökyüzünü asla göremezdiniz;burası tıpkı bir kafes gibiydi.
Charlie'yle kahvaltı sessizdi.Okulun ilk gününde bana şans diledi.Bu dileğinin boşuna olduğunu düşünerek ona teşekkür ettim.İyi şans benden uzak dururdu.Önce Charlie,ailesi ve eşi olan polis merkezine doğru yola çıktı.O gittikten sonra,birbirleriyle alakasız üç sandalyeyle çevrilmiş meşe masanın üzerine oturdum ve koyu renk lambri duvarlı,parlak sarı dolaplı ve yerleri beyaz muşamba kaplı küçük mutfağını incelemeye başladım.Değişen hiçbir şey yoktu.Annem on sekiz yıl önce eve biraz renk getirmek amacıyla dolapları boyamıştı.Mendil büyüklüğündeki oturma odasında bulunan şöminenin üzerinde bir sıra fotoğraf vardı.Önce annemle Charlie'nin Las Vegas'ta çekilmiş bir düğün fotoğrafı,ardından üçümüzün ben doğduktan sonra hastahanede yardımsever bir hemşire tarafından çekilmiş bir fotoğrafı ve daha sonra da benim geçtiğimiz yıllara kadar olan okul fotoğraflarım.Onlara bakmak utanç vericiydi,en azından ben burada yaşıyorken bunları başka bir yere koyması için bir şeyler yapmalıydım.
Bu evde olup da,Charlie'nin annemi aklından çıkaramadığını görememek imkansızdı.Bu beni rahatsız ediyordu.
Okula çok erken gitmek istemiyordum ama evde daha fazla kalamazdım.Ceketimi giydim-kendimi koruyucu bir kıyafet giymiş gibi hissediyordum-ve yağmura çıktım.
Yağmur hala çiseliyordu ama her zaman kapı saçağının altına gizlediğimiz anahtarı alıp kapıyı kilitlerken beni ıslatmak için yeterli değildi.Yeni su geçirmez botlarımla suyun içinden yürümek sinir bozucuydu.Ayağımın altındaki çakıl taşlarının her zamanki çatırtısını özledim.Dilediğim gibi durup kamyonetimi seyredemedim;başımdan aşağıya süzülen ve şapkamın altına giren o sisli ıslaklıktan kurtulmaya çalışıyordum.
Kamyonetin içi güzel ve kuruydu.Billy ya da Charlie bunu temizlemişti ama açık kahverengi döşemeler hafifi tütün,benzin ve nane şekeri kokuyordu.Motorun çabucak çalışması içini rahatlattı ama motordan gelen ses çok yüksekti,adeta hayata meydan okuyor daha sonra da gürültülü bir şekilde boşta çalışıyordu.Bu kadar eski bir kamyonetin elbette kusuru olacaktı.Eski radyo çalışıyordu,bu beklemediğim bir artıydı.
Daha önce hiç gitmemiş olsam da,okulu bulmak pek zor olamdı.Tıkı diğer birçok şey gibi otoyolun kenarındaydı.Okul olduğu pek anlaşılmıyordu,sadece üzerinde Forks Lisesi yazan işaret kamyoneti durdurmamı sağladı.Kızıl kestane renkli tuğlalardan oluşmuş,birbirleriyle uyumlu ir grup eve benziyordu.O kadar çok ağaç ve çalılık vardı ki,ilk başta ne kadar büyük olduğunu göremedim.Bunun neresi bir kuruma benziyordu?Bir an geçmişi andım.Kafes teller,peki ya metal detektörleri?
Kapısının üzerindeki küçük tabelada ÖN OFİS yaan ilk binanın önünde durdum.Benimkinden başka araç yoktu,bu yüzden buraya park etmenin yasak olduğundan emindim ama bu yağmurda aptal gibi dolaşmak yerine içeri girip sormaya karar verdim.İsteksizce sıcacık kamyonetimden indim ve koyu renk çitlerle çevrelenmiş küçük taşlı yolda yürümeye başladım.Kapıyı açmadan önce derin bir nefes aldım.İçerisi iyice aydınlatılmış ve beklediğimden daha sıcaktı.Ofis küçüktü,içeride katlanan sandalyelerin bulunduğu küçük bir bekleme alanı,turuncu benekli bir halı,gürültülü bir şekilde tiktaklayan bir saat ve duvarlarda duyurular ve ödüller vardı.Sanki dışarıda yeterince yeşillik yokmuş gibi,her yere büyük plastik saksılar içinde bitkiler konulmuştu.Oda,üzerinde kağıtlar ve parlak renkli el ilanlarıyla dolu tel sepetler olan uzun bir tezgahla ikiye bölünmüştü.Tezgahın ardında üç tane masa vardı,içlerinde birinde kabarık kızıl saçlı ve gözlüklü bir kadın oturuyordu.Giydiği mor tişört,kendimi onun yanında çok süslü hissetmeme neden oldu.
Kızıl saçlı kadın başını kaldırdı.''Yardımcı olabilir miyim?''
''Ben Isabella Swan,''dedim. ve kadının gözlerinin hemen aydınlandığını gördüm.BEkleniyordum,o günün dedikodusu kuşkusuz bendim.Şefin eski hoppa karısının kızı,sonunda eve gelmişti.
''Elbette.''dedi.Aradılarını buluncaya kadar masasının üzerinde duran koca bir tomar belgenin içine daldı.''Ders progranız işte burada ve bu da okulun bir haritası.''Bana göstermek için tezgaha birkaç kağıt getirdi.
Derse gireceğim sınıflara göz atmış,haritada her birine en kısa yoldan nasıl ulaşabileceğimi işaretlemiştim.Bana,günün sonunda buraya geri getirmek üzere,her öğretmene imzalatmam için bir kağıt verdi.Bana gülümsedi ve tıpkı Charlie gibi,Forks'u sevmemi umut ettiğini söyledi.Ben de onun gülümsemesine elimden geldiği kadar ikna edici bir şekilde karşılık verdim.
Kamyonetime geri döndüğümde deiğer öğrenciler yavaş yavaş gelmeye başlamıştı.Trafik işaretlerini takip ederek okulun içinde dolaştım.Arabaların birçoğunun benimki gibi eski olduğunu görmek beni memnun etmişti.Hiçbiri göz alıcı değildi.Eski evim,sayılı düşük gelirli mahallelerden birinde,Cennet Vadisi Bölgesi sınırları içindeydi.Öğencilerin ağırlıklı olduğu yerlerde yeni bir Mercedes ya da Porsche görmek olağan birşeydi.Buradaki en göze çarpan araba gıcır gıcır bir Volvo'ydu.Yine de kendime bir yer bulur bulmaz motoru durdurdum,böylelikle gürültüden dolayı ilgi çekmemiş olacaktım.
Kamyonetimde haritaya bakıp ezberlemeye çalıştım;bütün gün elimde haritayla dolaşmamayı umut ediyordum.Her şeyimi çantama doldurdum,çantamın askısını omzuma sardım ve derin bir nefes aldım.Bunu yapabilirim,dedim kendime cesaret vermeye çalışarak.Kimse beni yenemeyecekti.Sonunda nefesimi bıraktım ve kamyonetten indim.
Gençlerle dolu kaldırımdan yürürken yüzümü kapişonumun içinde tutmaya çalıştım.Sade siyah montumun dikkat çekmediğini görmek içimi rahatlattı.
Kafeteryaya geldiğimde üçüncü binayı fark etmek kolay oldu.Binanın sağ köşesinde,beyaz karenin üzerine siyah bir şekilde yazılmış 3 rakamı vardı.Kapıya yaklaştık.a soluğum gittikçe hızlanıyordu.Önümdeki iki yağmurluğu izleyerek nefesimi tutmaya çalıştım.
Sınıf küçüktü.Önümdeki insanlar yağmurluklarını duvardaki uzun askıya asmak için kapının hemen yanında durdular.Ben de onlar gibi yaptım.Önümde iki kız vardı,biri porselen tenli bir sarışın,diğeriyse soluk benizli,açık kahverengi saçlı bir kızdı.En azından tenim burada göze batmayacaktı.
Kağıdı uzun boylu,saçları dökülmeye başlamış,masasının üzerindeki isim kartında Bay Mason yazan öğretmene götürdüm.Adımı gördüğünde bana aval aval baktı-bu pek de cesaretlendirici bir davranış değildi-ve ben tabii ki kıpkırmızı oldum.Ama en azından,beni sınıfa tanıştırmadan arkadaki boş sıraya yolladı.Ben arkadayken yeni sınıf arkadaşlarımın bana bakmaları oldukça zordu ama bir şekilde bunu başardılar.
Başmı öğretmenin bana verdiği okuma listesinden kaldırmadım.Oldukça kolaydı:Bronte,Shakespeare,Chaucer,Faulkner.Hepsin i zaten okumuştum.Bu rahatlatıcıydı...ve sıkıcı.Acaba annem bana eski ödevlerimi yollar mıydı,yoksa bunun sahtekarlık olacağını mı düşünürdü?Öğretmen monoton bir sesle konuşmaya başladığında kafamda annemle bu konuyu tartışıyordum.
Derinden gelen bir uğultuya benzeyen zil çaldığında,cilt problemi olan ve saçı vıcık vıcık yağlı görünen sırık bir çocuk benimle konuşmak için koridora doğru eğildi.
''Sen İsabella Swan'sın öyle değil mi?''Fazla yardım sever olan satranç kulübü üyelerine benziyordu.
''Bella,''diye düzelttim.Üç sıra etrafımızdaki herkes bana bakmak için döndü.
''Bir sonraki dersin nerde?''diye sordu.
Çantama bakmama gerekiyordu.''Hmm,Yönetim dersi,Jefferson'la,altıncı binada.''
Meraklı gözlere takılmadan bakacağım bir yer yoktu.
''Ben de dördüncü binaya doğru gidiyorum.İstersen sana yolu göstere...''Kesinlikle fazla yardımseverdi.''ben Eric,''diye ekledi.
Kendimden emin olmayan bir ifadeyle gülümsedim.''Teşekkürler.''
Ceketlerimiz aldık ve iyice hızlanmış olan yağmura çıktık.Arkamızda bize kulak misafiri olacak kadar yakın yürüyen insanlar olduğuna yemin edebilirdim.Umarım paranoyak birine dönüşmüyordum.
''Burası Phoenix'ten çok farklı ha?''diye sordu.
''Hem de nasıl.''
''Orada fazla yağmur yağmaz,değil mi?''
''Yılda üç dört kez.''
''Vay.Acaba bu nasıl bir şeydir?''diye merak etti.
''Güneşli,''dedim.
''Sen fazla bronz görünmüyorsun.''
''Annem kısmi albino hastasıdır.''
Kaygılı bir şekilde yüzümü inceledi ve ben iç geçirdim.Anlaşılan bulutlar ve espri anlayışı bir arada olamıyordu.Bundan birkaç ay sonra iğneleyici sözler kullanmayı unutacaktım.
Kafeteryanın etrafından güneye,spor salonunun olduğu binaya doğru yürüdük.Her ne kadar gitmem gereken yer açıkça görünüyor olsada Eric beni kapıya kadar geçirdi.
''Pekala,iyi şanslar,''dedi ben kapının koluna dokunur dokunmaz.''Belki başka ortak dersimiz vardır.''Sesi ümit doluydu.
Belli belirsiz gülümsedim ve içeri girdim.
Sabah saatlerinin geri kalanı nerdeyse aynı şekilde geçti.Sınıfın önüne geçip benden kendimi tanıtmamı isteyen tek kişi,trigonometri öğretmenim Bay Varner'dı,sadece verdiği ders bile ondan nefret etmem için yeterliydi.Kekeledim,kızardım ve yerime geri dönerken botlarıma takıldım.
İki ders sonra her sınıftaki yüzleri yavaş yavaş ayırt etmeye başladım.Her zaman diğerlerinden daha cesur davranıp kendilerini tanıtan ve bana Forks'u sevip sevmediğimle ilgili sorular soran birileri çıkıyordu.Nazik olmaya çalışıyordum ama genelde yalan söylüyordum.En azından artık haritaya ihtiyacım kalmamıştı.
Hem trigonometri hem de İspanyolca dersinde yanıma bir kız oturdu ve öğle yemeği için benimle kafeteryaya yürüdü.Minyon bir kızdı,ben 1.63 boyundaydım,benden birkaç santim kısaydı ama koyu renk kıvırcık saçlarıyla beni geçiyordu.Adını hatırlayamıyordum,bu yüzden gülümsedim ve öğretmenler ve derslerle ilgili boş boş konuşurken başımı sallamakla yetindim.Ona ayak uydurmaya çalışmıyordum.
Beni tanıştırdığı birkaç arkadaşıyla dolu bir masanın sonunda doğru bir yerde oturuyorduk.Onlarla konuştuğu anda hepsinin adını unuttum.Kızın benimle konuşma cesaretinden hepsi etkilenmiş gibiydi.İngilizce sınıfından Eric,odanın diğer tarafından bana el salladı.
İşte oradalardı,kafeteryada oturmuş yedi tane meraklı yabancıyla konuşmaya çalışıyordum ve onları ilk o zaman gördüm.
Kafeteryanın köşesinde,bu uzun odada benden olabilecek en uzak yerdeydiler.Beş kişilerdi.Konuşmuyorlardı,önlerindeki tepsilerin içinde dokunulmamış yiyecekler olmasına rağmen bunları yemiyorlardı.Diğer çocuklar gibi bana aval aval bakmıyorlardı,bu yüzden meraklı gözlerle karşı karşıya gelme korkum olmadan onlara rahatça bakabilirdim.Ama benim asıl dikkatimi çeken şeyler bunlar değildi.
Buradakilere hiç benzemiyorlardı.Üç çocuktan bir tanesi iri yarı,halterci gibi kaslı,koyu kıvırcık saçlıydı.Bir tanesi sarışın uzun boylu,zayıf ama yine de kaslıydı.Sonuncusu da uzun boylu,daha az cüsseli,dağınık ve bronz renk saçlıydı;üniversite öğrencisine ya da öğrenciden çok öğretmene benziyordu,diğerlerinden daha çocuksuydu.
Kızlar tam tersiydi.Uzun boylu olan heykel gibiydi.Güzel bir vücudu vardı.Sports Illustrated'in mayolu kapak kızlarına benzeyen türdendi,etrafındaki bütün kızlar sadece onunla aynı odada bulunarak özsaygılarını kaybedebilirlerdi.Dalgalı altın sarısı saçları neredeyse beline kadar uzanıyordu.Kısa boylu kız periye benziyordu,çok sıskaydı ve yüz hatları zarifti.Simsiyah saçları,kısacık kesilmiş ve dağınıktı.
Ama yine de hepsi birbirine benziyordu.Her birinin yüzü tebeşir gibi bembeyazdı,onlar bu güneş görmeyen kasabanın en soluk tenli öğrencileriydiler.Hatta albino olan benden bile daha soluklardı.Her ne kadar saç renkleri farklı olsa da,hepsinin koyu renk gözleri vardı.Ayrıca hepsinin gözlerinin altında morluk gibi duran koyu gölgeler vardı.Sanki hepsi uykusuz geçirdikleri bir gecenin bedelini ödüyor ya da burunları kırılmış da iyileşiyor gibiydi.Ama burunları da yüzlerindeki diğer yerler gibi düzgün ve mükemmeldi.
Ama gözümü onlardan alamamamın sebebi bunlar değildi.
Onlara bakıyordum,çünkü yüzleri çok farklı,çok benzer,insanı dehşete düşürecek kadar güzeldi.Bunlar,ancak moda dergilerinde ya da yaşlı bir ressamın boyadığı melek yüzlerinde görebileceğiniz yüzlerdi.İçlerinden en güzeline karar vermek çok zordu,o mükemmel sarışın kız olabilirdi ya da bronz saçlı çocuk.
Hepsi başka bir yere bakıyordu,birbirlerinden uzağa,diğer öğrencilerden uzağa,aklıma gelebilecek bütün şeylerden uzağa bakıyorlardı.Onları seyrederken,minyon kız içinde açılmamış bir soda ve ısırılmamış bir elma olan tepsiyle ayağa kalktı ve hızl adımlarla yürümeye başladı.O kıvrak dansçı adımlarıyla elindeki tepsiyi bırakıp beklenmedik bir hızla arka kapıya süzülene kadar onu seyrettim.Gözlerim hemen,orada aynı şekilde oturan diğerlerine kaydı.
''Onlar kim?''diye sordum adını unuttuğum,İspanyolca sınıfımdaki kıza.
Kimden bahsettiğimi anlamak için başını kaldırdığında-büyük ihtimalle ses tonumdan kimden söz ettiğimi anlamıştı-zayıf-çocuksu ve sanırım içlerinden en küçüğü olan çocuk bir anda kıza baktı.Ona bir saniyeden daha kısa bir süre baktı ve sonra koyu renk gözleri benimkilerle buluştu.utancımdan kıpkırmızı olup gözlerimi indirmeme rağmen başını benden daha hızlı bir şekilde çevirdi.Sanki kız onun adını söylemiş de,o da baştan cevap vermemeye karar verip sadece istemsiz bir şekilde ona bakmış gibiydi.
Kız benim gibi masaya bakıp utanç içinde kıkırdadı.
''Onlar Edward ve Emmett Cullen,Rosalie ve Jasper Hale.Demin giden Alice Cullen'dı,hepsi Doktor Cullenve karısıyla birlikte yaşıyorlar.''dedi fısıldayarak.
Gözümün ucuyla,uzun ve solgun parmaklarıyla tepsisindeki çöreğini parçalara ayıran güzel çocuğa baktım.Mükemmel dudakları neredeyse hiç açılmadan,çok çabuk hareket ediyordu.Diğer üçü hala uzaklara bakıyorlardı ama ben onun kısık sesle bu üçüyle konuştuğunu düşünüyordum.
Tuhaf ve pek de duyulmamış isimler,diye düşündüm.Genelde büyükanne ya da babaların sahip olabilecekleri isimlerden.Ama belki burada moda böyleydi,küçük kasaba isimleri?Birden,karşımda oturan kızın adının Jessica olduğunu hatırladım,bu oldukça duyulmuş bir isimdi.Geldiğim yerdeki tarih sınıfımda da iki tane Jessica vardı.
''Onlar...çok güzel görünüyorlar.''Bu söz yetersiz kalmıştı.
'' Evet!''dedi Jessica yine kıkırdayarak.''Ama hepsi birlikteler-Emmet ve Rosalie,Jasper ve Alice yani.Ve birlikte yaşıyorlar.''Sesi,küçük kasabaların,ayıplayan ve şaşkın ifadesini taşıyor diye düşündüm.Dürüst olmak gerekirse bu,Phoenix'te bile bir dedikodu malzemesi olabilirdi.
''Cullen'lar hangileri?''diye sordum.''Hiç de akrabaya benzemiyorlar.''
''Zaten değiller.Doktor Cullen çok genç,yirmilerinde ya da otuzların başında.Hpsi evlat edinilmişler.Hale'ler ağabey kardeş,ikizler-sarışın olanlar-ve hepsi evlatlık.''
''Jasper ve Rosalie on sekiz yaşında ama sekiz yaşından beri Bayan Cullen'l birlikteler.Onların teyzesi ya da onun gibi bir şey.''
''Bu kadar genç yaşta böyle çocuklarla ilgilenmeleri ne kadar hoş bir şey.''
''Evet öyle,''diyerek beni onayladı ama bir sebepten doktor ve karısından hoşlanmadığı kanısına vardım.Bu evlatlık çocuklara attığı bakışlardan bu sebebin kıskançlık olduğunu tahmin edebiliyordum.''Sanırım bayan Cullen bir çocuk sahibi olamıyor,''diye ekledi,sanki bu,onların bu güzel davranışını etkileyebilecekti.
Bütün bu konuşma boyunca gözlerim tekrar tekrar bu tuhaf ailenin olduğu masaya kaydı.Duvara bakmaya ve önlerindeki yemekleri yememeye devam ediyorladı.
''Hep Forks'ta mı yaşıyorlardı?''diye sordum.Burada geçirdiğim yazlardan birinde onları görmüş olmalıydım.
''Hayır.''dedi buraya yeni geldiklerinin çok açık olduğunu belirtmek istercesine.''Alaska'dan buraya iki yıl önce taşındılar.''
İçimden onlara karşı bir acıma duygusu ve rahatlama belirdi.Onlara acıdım,çünkü bu kadar güzel olmalarına karşın dışlanmışlardı ve kabul edilmedikleri çok açıktı.İçimi biraz olsun rahatlatmıştı.Çünkü buraya yeni gelen bir tek ben değildim ve onlar kadar dikkat çekici de değildim.
Onları incelerken en küçükleri,Cullen'lardan biri,başını kaldırdı ve göz göze geldik,bu sefer gözlerinde merak vardı.Gözlerimi kaçırdığımda fark ettim i,çocuğun bakışında bir beklenti vardı.
''Kızıl kahverengi çocuk kim?''diye sordum.Göz ucuyla ona baktım,o hala bana bakıyordu ana bugün gördüğüm diğer çocuklar gibi boş bakmıyordu,yüzünde korkmuş bir ifade vardı.Bakışlarımı tekrar çevirdim.
''O Edward.Mükemmeldir,ama zamanını boşa harcama.Kimseyle çıkmaz.Görünen o ki,buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel değil.''Burun kıvırdı.Jessica'yı ne zaman reddettiğini merak ettim.
Gülümsememi saklamak için dudaklarımı ısırdım.Sonra ona tekrar baktım.Yüzünü çevirmişti ama yanakları sanki gülüyormuş gibi yukarı kalkmıştı.
Birkaç dakika sonra dördü birden aynı anda masadan kalktı.Kaslı olanı da dahil hepsinin hareketlerinde zerafet vardı.Onları izlemek biraz rahatsız ediciydi.Adı Edward olan,bana tekrar bakmadı.
Jessica ve arkadaşlarıyla,kendi başıma oturacağımdan çok daha uzun bir süre oturdum.Daha ilk günümden derse geç kalmak istemiyordum.Sürekli adının Angela olduğunu hatırlatan yeni arkadaşlarımdan bir tanesi,benimle birlikte biyoloji-2 dersini alıyordu.Birlikte sessizce sınıfa yürüdük.O da utangaçtı.
Sınıfa girdiğimizde Angela,tıpkı benim eski okulumda oturduğum yüksek saiyah laboratuvar masalarına benzeyen masalardan birine oturdu.Yanında oturan biri vardı.Aslında biri hariç bütün masalar doluydu.Geniş koridorun yanında,o tek boş kalmış yerin yanındaki sandalyede,alışılmadık saçlarından tanıdığım Edward Cullen oturuyordu.
Öğretmene kendimi tanıtıp kağıdı imzalatmak için koridorda yürürken gizlice ona bakıyordum.Yanından geçerken bir anda sandalyesinde doğruldu.Bana yüzündeki tuhaf ifadeyle tekrar baktı,çok düşmanca ve öfkeli bir bakıştı.Başımı hemen çevirdim,çok şaşırmıştım ve yine kıpkırmızı olmuştum.Koridorun kenarında duran bir kitaba takıldım ve bir masanın kenarına tutunarak düşmekten son anda kurtuldum.Orada oturan kız kıkırdadı.
Gözlerinin siyah-kömür karası olduğunu fark etmiştim.
Bay Banner kağıdı imzaladı ve bana içinde gerekli bilgiler olan bir kitap verdi.Anlaşabileceğimizi hissetmiştim.Tabii ki beni odanın ortasındaki tek boş sandalyeye gönderecekti.Bana fırlattığı düşmanca bakıştan sonra sersemlemiş bir halde onun yanına otururken başımı yerden kaldırmadım.
Sandalyeye yerleşip kitaplarımı masanın üzerine çıkarana kadar bakışlarımı aşağıda tuttum ama gözucuyla duruşunun değiştiğini görebiliyordum.Sandalyesinin benden en uzak ucuna oturmuş,kötü bir koku almışçasına yüzünü buruşturuyordu.Çaktırmadan saçımı kokladım.Çilek gibi kokuyordu,bu en sevdiğim şampuandı.Hiç de rahatsız edecek bir koku değildi.Saçlarımı sağ omzuma atarak aramıza bir perde çekmiş oldum ve dikkatimi öğretmene vermeye çalıştım.
Ne yazık ki,ders benim önceden öğrendiğim hücre anatomisiyle ilgiliydi.Yine de dikkatli bir şekilde not alıyordum,başım hala önümdeydi.
Saçlarımın arasından yanımda oturan bu tuhaf çocuğa bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum.Bütün ders boyunca benden mümkün olduğunca uzakta,sandalyesinin ucundaki pozisyonunu hiç bozmadı.Sol bacağının üzerindeki elini yumruk yaptığını görebiliyordum,soluk teninden damarları görünüyordu.Ders boyunca kaskatı oturdu.Uzun kollu beyaz gömleğini dirseğine kadar sıvamıştı,dirseğiyle bileği arasında kalan yeri ince teninin altında şaşırtıcı derecede kaslıydı.İriyarı ağabeyinin yanında durduğu kadar da zayıf ve güçsüz değildi.
Gün sona ermek üzere olduğundan mı,yoksa benim bu yumruğun gevşemesini beklediğimden dolayı mı bilmiyorum ama bu ders bana diğerlerine kıyasla çok daha uzun gelmişti.Yumruk gevşemedi ve çocuk nefes almıyormuş gibi hareketsiz oturmaya devam etti.Derdi neydi?Bu onun normal davranışı mıydı?Öğle yemeğinde Jessica'nın tavrıyla ilgili duygularımı düşünüyordum.Belki de benim düşündüğüm kadar kırgın değildi.
Bunun benimle bir ilgisi olamazdı.Beni doğduğumdan beri tanımıyordu ki.
Ona bir kez daha baktım ve pişman oldum.O da bana bakıyordu,siyah gözleri nefret doluydu.Ondan uzaklaşıp sandalyeme gömüldüğümde bakışlar öldürebilseydi lafı aklımdan geçti.
O an zil,beni oturduğum yerden zıplatarak yüksek sesle çaldı.Edward cullen oturduğu yerden çoktan kalkmıştı.Sırtı bana dönük,ayağa kalktı-düşündüğümden çok daha uzundu-henüz kimse yerinden kalkmadan o dışarıya çıkmıştı.
Sandalyemde donup kalmıştım,arkasından boş boş bakıyordum.Ne kadar da kabaydı.Bu hiç de adil değildi.Yavaş yavaş eşyalarımı toplamaya başladım,gözlerim dolmasın diye içimde büyüyen öfkemi gizlemeye çalışıyordum.Neden bilmiyorum,ama öfkem hep gözyaşı şeklinde açığa çıkardı.Biraz küçük düşürücü bir durum olsa da genelde sinirlendiğim zaman ağlardım.
''Sen İsabella Swan değil misin?''diye sordu bir erkek sesi.
Başımı çevirdiğimde şirin,bebek yüzlü,sarı saçları düzgün taranmış,gülümseyen bir çocuk gördüm.Anlaşılan kötü koktuğumu düşünmüyordu.
''Bella,''diye düzelttim gülümseyerek.
''Ben Mike.''
''Merhaba Mike.''
''Bir sonraki dersliğini bulmanda yardımcı olabilir miyim?''
''Spor salonuna gidiyordum.Sanırım orayı bulabilirim.''
''Benim de şimdiki dersim orada.''Bu küçük okulda buna tesadüf denemezdi,ama yine de heyecanlanmış görünüyordu.
Spor salonuna birlikte yürüdük,çok konuşkandı,konuları hep o açıyordu tabii bu da benim işimi kolaylaştırıyordu.On yaşına kadar Kaliforniya'da yaşamıştı,bu yüzden güneşle ilgili ne hissettiğimi anlayabiliyordu.İngilizce dersini de birlikte aldığımız ortaya çıktı.Bugün tanıştığım en tatlı insandı.
Spor salonuna giderken sordu.''Edward Cullen'a kalem falan mı batırdın?Onun böyle davrandığını hiç görmemiştim.''
Bir an ürperdim.Demek ki bunu fark eden tek ben değildim.Ve açıkça görünüyordu ki,bu Edward Cullen'ın her zamanki davranışlarından biri değildi.Ben de aptalı oynamaya karar verdim.
''Biyoloji dersinde yanımda oturan çocuktan mı bahsediyorsun?''dedim doğal bir şekilde.
''Evet,''dedi.''Sanki acı çekiyormuş gibi bir hali vardı.''
''Bilmem,''dedim.''Onunla hiç konuşmadım.''
''Çok garip bir çocuktur.''Mike soyunma odasına gideceğine benimle oyalanıyordu.''Eğer senin yanında oturabilecek kadar şanslı olsaydım seninle konuşurdum.''
Kızların soyunma odasına doğru yürümeden önce gülümsedim.Arkadaş canlısı ve çok hoş bir çocuktu,ama bu benim rahatsızlığımın geçmesi için yeterli değildi.
Beden eğitimi öğretmeni Koç Clapp bana bir forma buldu ama bugünkü ders için giymeme gerek olmadığını söyledi.Eski okulumda beden eğitimi dersini iki sene almak yeterliydi.Burada dört yıl bu dersi almak zorunluydu.Forks,kelimenin tam anlamıyla bu dünyadaki kişisel cehennemimdi.
Aynı anda oynanan dört voleybol maçını izledim.Voleybol oynarken ne kadar çok sakatlık geçirdiğimi düşündüm,bir an midem bulandı.
Okulun paydos zili sonunda çalıd.Kağıdı teslim etmek üzere ofise doğru yavaş yavaş yürüdüm.Yağmur yavaşlamıştı ama rüzgar daha güçlü ve soğuk esiyordu.Kollarımı önümde birleştirdim.
Sıcak ofise girdiğimde neredeyse arkamı dönüp dışarı çıkacaktım.
Edward Cullen önümdeki masada duruyordu.Onu bronz renkli karmakarışık saçından tanıdım.Benim içeri girdiğimin farkında görünmüyordu.Memurun işini bitirmesini bekleyerek sırtımı duvara yasladım.
Kadınla kısık ve çekici bir sesle tartışıyordu.Hemen bu tartışmaya kulak misafiri oldum.Kendi biyoloji dersini altıdan başka bir saate,herhangi bir saate aldırmaya çalışıyordu.
Bunun benimle alakalı olduğuna inanamıyordum.Başka bir şey olmalıydı,ben biyoloji sınıfına girmeden önce başka bir şey olmuş olmalıydı.Yüzündeki o ifadenin sebebi başka bir olay olamlıydı.Bu yabancının bana karşı aniden ve bu kadar derin bir nefret duyması imkansızdı.
Kapı tekrar açıldı ve odaya dolan soğuk rüzgar,masanın üzerindeki kağıtların uçuşup saçımın yüzüme dağılmasına neden oldu.İçeri giren kız masaya yaklaşıp tel sepete bir not bıraktı ve dışarı çıktı.Ama Edward Cullen'ın sırtı dikleşti ve bana bakmak için yavaşça döndü,o keskin nefret dolu gözleriyle tuhaf bir şekilde yakışıklıydı.Bir an tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.Bu bakış sadece bir saniye sürdü ama beni soğuk rüzgardan daha fazla üşütmüştü.Tekrar memura döndü.
''Boşverin o zaman,''dedi kadife gibi bir ses tonuyla.''Bunun imkansız olduğunu görebiliyorum.Yardımınız için çok teşekkür ederim.''Bana bakmadan topuklarının üzerinde döndü ve kapıdan çıkıp gözden kayboldu.
Sakin bir şekilde masaya gittim,yüzüm ilk def kırmızı yerine beyazdı,imzalatmış olduğum kağıdı uzattım.
''İlk günün nasıl geçti canım?''diye sordu bir anne gibi.
''İyi,''diye yalan söyledim,sesim çok zayıf çıkmıştı.Pek ikna olmuşa benzemiyordu.
Kamyonetim oark yerindeki neredeyse son arabaydı.Bir sığınak gibi görünüyordu,bu nemli yeşil delikte eve en çok benzeyen şey oydu.İçeride bir süre oturdum ve ön camdan boş boş dışarıya baktım.Isıtıcıyı çalıştırmak için anahtarı çevirdim ve motor hayat buldu.Gözyaşlarımla savaşarak Charlie'nin evine doğru yola koyuldum

17113
0
0
Yorum Yaz